← Tüm deneyimler

Adı bile olmayan bir kanyona girdiler, korkularını birbirlerinden sakladılar

2014 (30 Temmuz – 1 Ağustos)

Fotoğrafı ve doğayı seven biriyim. 2014 yazında üç arkadaşımla birlikte Toroslar'da, hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmayan bir kanyonu geçmeye karar verdik. Ekibimizde her çıkmazda "işte şimdi hapı yuttuk" anlamına gelen esprili bir hareketle herkesi güldüren neşeli bir büyük ağabey, ipinin ucunda insana tam güven veren bir hoca ve cesur, genç bir arkadaşımız vardı. Ben de kameramın bataryalarını bir türlü idareli kullanamayan kişiydim. Bölgedeki yörüklere sorduk ama kimse kanyonun içindeki rotayı bilmiyordu. Biri, geçilemeyeceğini düşündüğünü yüzündeki alaycı ifadeyle belli etti. Bilinmezlik endişeyi de getirdi: karşımıza çıkabilecek şelaleler, dar geçitler ve bir kez girildiğinde geri dönüşü olmayan sert düşüşler. "Bu endişeyi hepimizin yaşadığını ama diğerlerine hissettirmediğini daha sonra birbirimize itiraf edecektik." Malzememiz sınırlıydı; yolda bırakmayacak kadardı ama yeterli sayılmazdı. Tek bir 40 metrelik ipimiz vardı ve uzunluğu rota boyunca aklımızı kurcaladı. 30 Temmuz'da yola koyulduk. Bin metreye varan kaya duvarları güneşi çoktan hapsetmişti; ürküten ama belki pek az insanın gördüğü muhteşem bir manzaranın içindeydik. İlk geceyi mağaramsı bir kaya girintisinde, ateşin başında çay yudumlayarak geçirdik. Ertesi sabah ilk kuru şelale düşüşünden, bir sedir ağacından emniyet alarak iple indik. Artık geri dönmenin kolay olmayacağı bir noktadaydık. Yine de "kanyon içinde pür neşe ve kararlı bir şekilde ilerlemeye devam ediyorduk." Kanyon daraldıkça işler zorlaştı. Sellerin sürüklediği dev kayaların oluşturduğu bir set, ipin yetmeyeceği kaygısıyla neşemizi kaçırdı. Sonunda kayaların ardında bir insanın ancak sığabileceği bir delik bulduk ve altlarından devam etmenin yolunu açtık. Düşüşler sertleştikçe bir yerlerde tıkanıp kalacağımız endişesi içimizi kemirmeye başladı. Bir başka sette hiçbir doğal emniyet noktası yoktu. Hocayla içten içe yaşadığımız endişeyi diğer iki arkadaşımızın yaşamıyor olması gururumuzu okşuyordu ama bizi rahatlatmak yerine gerginliğimizi artırıyordu. Biraz ileride, kanyon duvarlarına sıkışmış dev kayaların önünde hocayla göz göze geldik; aynı soruyu aynı anda soruyor gibiydik. Onun onaylayan bakışından cesaret alıp ipe girdim ve kayaların arasındaki boşluğa ilk ben daldım. En gergin an, suların dik döküldüğü bir terasta yaşandı. "Kanyon maceramızın dramatik bir şekilde sonlanabileceği duygusunu hepimizin ilk defa burada yaşadığını sanıyorum." Yine de büyük ağabeyimizin o hareketi arka arkaya yapıp zıplaması hepimizi gülümsetti. Atlamak sakatlanma riski taşıyordu; çözüm, birimizin dik duvarda yan geçiş yapıp küçük bir çıkıntıya ulaşmasıydı. O geçişte telafisi olmayan bir felaket yaşanabilirdi. O kişi ben oldum. Üç arkadaşım hiçbir güvenlik noktası kuramadığımız platformda geriye yaslanıp, istediğimde ip vererek, istediğimde ipi sıkıya alarak duvar boyunca ilerlememi sağladılar. İşte tam orada, hayatımı emanet ettiğim, ipimin ucundaki insanların ne kadar özel olduğunu anladım. On beş dakika sonra hepimiz vadinin tabanındaydık. Hava kararırken kamp yeri diye gözüme kestirdiğim yere, başımın üzerinden ıslık çalarak geçen bir kaya parçası çarpıp parçalandı. Başımı kaldırınca ürkmüş bir dağ keçisiyle yavrusunun dimdik uçurumda koşar adımlarla yükseldiğini gördüm. Fotoğraf makinemin yanımda olmamasına hiç bu kadar hayıflandığımı hatırlamıyorum. O gece yer yer belimize kadar çıkan sulardan geçip kayaların altındaki dar bir boşlukta ateşin çevresine çöreklendik. Islak giysiler, kayalardan sızan suyla çamura dönen matlar ve demli bir çay... Yanlış yere kamp kurduğumuz kimsenin umurunda değildi.

Kaynak: https://adnankaras.wordpress.com/2016/07/01/blog-post-title-2/