Elbruz'da zirveye saatler kala geri döndü, yine de büyük bir başarı saydı
Bir yaz Ağrı Dağı'nın zirvesine çıktıktan sonra bir dağ arkadaşımla kendimize söz verdik: sağlığımız izin verdiği sürece her yıl 5000 metrenin üzerinde bir dağa çıkacaktık. Ağrı'yı ilk gördüğümde "çok etkilenmiş ve biraz da çekinmiştim". Ertesi yaz sıra Avrupa'nın en yüksek dağı kabul edilen Elbruz'a geldi. Bu kez içimde korkudan çok bir sabırsızlık vardı. Arkadaşımın ısrarıyla zor olan kuzey rotasını seçtik. Ağustosta ana kampa vardık, sonra adım adım yükselerek irtifaya alışmaya çalıştık. Sırtımızda on kiloyu aşan yüklerle bir üst kampa çıkarken ter içinde kaldım. İçimden "bu sefer galiba bu dağcılığa tövbe edeceğim" diye geçirdim; gerçekten zordu. İnişte yağmurun altında iki kez düştüm, bir an "böbreklerim yerinden çıktı" sandım. Yaklaşık 4800 metredeki yüksek kampta dört gece kaldık. Yatakhane kalabalıktı, kokuyordu; uyumak neredeyse imkânsızdı. Uyuyamadığım bir gece dışarı çıktım. Her yer sessizdi, ay neredeyse dolunaydı. O ışığın altında sevdiklerimi, özlediklerimi düşündüm, askerlik gecelerim aklıma geldi; içimde yalnızlıkla huzur bir aradaydı. O günleri bugün de tek cümleyle özetliyorum: "Dağcılık lüks işi değil disiplin işi gerçekten zor". En çok korktuğum şey buzullardı; kayma riski yüzünden her adımı tedirgin attım. Kramponlarla, birbirimize bağlı, düşe kalka ilerledik. Bir iniş sırasında arkadaşımla ikimiz de yere kapaklandık, ayak parmaklarımız hırpalandı. Dinlenme gününde ilk kez doğru dürüst uyudum, ıslak eşyaları güneşte kuruttum. Artık beynim tamamen zirveye kilitlenmişti. Zirve için gece yarısı yola çıktık. Kafa lambaları ve ay ışığıyla yürürken buz ayağımızın altında çıtırdıyordu. Sabaha karşı kayalıklara vardığımızda gün doğuyordu; yüzümüze kar çarpıyordu, gözlüğüm buğulanmıştı ama o görüntü muhteşemdi. Temposunu bozmamak için adımlarımı sayarak kendimi motive ettim. Sabah sekiz civarında rehberin yükseklik ölçeri 5050 metreyi gösterdiğinde zirveye ne kadar kaldığını sorduk. Daha yedi sekiz saat yol olduğunu duymak hiç moral verici olmadı. Arkadaşımla konuşup kararımızı verdik: her yüz metrede bir mola verecek, 5100 metreye kadar çıkacak, bayraklarımızı açacak ve geri dönecektik. O sırada rotayı seçen arkadaşım benden özür diledi; bu bana çok dokundu. 5100 metrede bayraklarımızı açtığımızda orası bizim için kendi Everest'imizdi. Rüzgâr bayraklardan birini elimden kaptı, yamaçtan aşağı uçup gitti. İçim bir an burkuldu, sonra onun artık dağın bir parçası olduğunu düşündüm. Gruptan yalnızca iki kişi zirveye ulaştı; döndüklerinde onları candan kutladım. İniş de en az çıkış kadar yordu. Dizlerim, bacaklarım bitmişti; botların sert burunları ayak parmaklarımı morartmıştı. Yaklaşık 12 saat süren bu serüvenin sonunda her yerim ağrıyordu ve kendime "yaşlanmışım" diye takıldım. Yine de içimde bir yenilgi duygusu kalmadı; tırmanış benim gözümde "kendimize göre büyük bir başarıyla bitti". Son akşam ateş başında sohbet ederken yaşadıklarımı hafızama kazımaya çalıştım. Fotoğraflarımızı paylaştık ve "yeni zirveler hayaliyle uyumaya çekildik".