← Tüm deneyimler

Hasta halde Aladağlar'da zirve: tereddüt varsa zorlamamayı seçti

2024

Ağustosun son günlerinde ip arkadaşımla Ankara'dan Aladağlar'a doğru yola çıktım. Yolda konuşurken dikkatim dağıldı ve otoyolun ortasında bir kaplumbağa görüp görmediğimden emin olamadım. O düşünce aklımdan çıkmadı. Dağa çıkmak için kaynak tüketiyorsun, belki bir canlının hayatına mal oluyorsun... Daha baştan içimde orta şiddette bir vicdan sızısıyla yol aldım. İlk akşam kamp alanında gökyüzüne baktım. Yaz Üçgeni alçalmaya başlamıştı; yazın bittiğini o an hissettim. Yan taraftaki grubun ışığına, sesine rağmen yıldızları ve Samanyolu'nu fotoğrafladım. O karelerin sevinciyle mutlu bir uykuya daldım. Asıl hedefimiz Büyük Demirkazık'tı ama sabah zirve bulutluydu ve hava raporları saat onda yağış ihtimali gösteriyordu. Kafam karıştı. Hayatımdaki en büyük riskleri iş hayatımda alırım; dağda, ormanda, zor koşullarda ise hep temkinliyimdir. Bilen bilir garantici insanım. İp arkadaşımla aramızda bir kural vardı: tereddüt edecek bir durum varsa zorlamaya gerek yok. Bu uyarı bana yetti; plan değişti ve hedefimiz Karasay ile komşu tepeleri kapsayan bir sırt geçişi oldu. Tırmanış sabahı erkenden kalkıp ocakta su ısıttım, kahvemi demledim. Ama ikimiz de formda değildik. Arkadaşım işten yorgun gelmişti, ben de şehirden getirdiğim bir mide rahatsızlığıyla boğuşuyordum, üstüne hafif ateşim vardı. Sırtımda bir kilodan ağır fotoğraf makinesi ve drone, ter içinde, su kaybından halsiz yürüyordum. Molalarda ıslanan tişörtümü çantamın üstüne serip kurutmaya çalıştım. Kendimi motive edip mola taşına kadar vardık, orada sandviçlerimizi yedik. Son dik bölüm iri kayaların arasından ve rüzgârın içinden geçiyordu. Sonunda 3560 metredeki, bayrağın durduğu zirveye ulaştık. Ama orada aklım sevinçten çok bedenimdeydi; ateş ve halsizlik beni iyice zorlamaya başlamıştı. İleride bizi bekleyen zorlu çıkışları ve havayı tarttım. Bu kez de kendi kuralımıza uyduk: sırt geçişinden vazgeçip vadiden aşağı inmeye karar verdik. İnişin ilk kısmı hızlı geçti ama hastalık yüzünden keyfim biraz kaçmıştı. Bir noktada arkadaşım da kendini kötü hissettiğini söyledi. Ona yanımdaki ilaçlardan verdim, liderliği onun temposuna bıraktım; yavaş ama güvenli ilerledik. İnerken kafamda hep aynı şarkı dönüp duruyordu. Kampa vardığımızda "yorgunluk ve mutluluk ile" akşam yemeğine oturduk. Benim yiyecek hâlim yoktu. Yanımızda getirdiklerimizi yudumlayıp güneşin batışını izledik. Sonra kısık sesle müzik dinleyerek gökyüzüne baktım. Gökyüzü bir önceki gece kadar cömert değildi ama yine de güzeldi; bu kez fotoğraf çekmedim, sadece oturup izledim. Ertesi sabah erkenden kalkıp kahvemi içtim, kampta tanıştığımız başka bir dağcı grubuyla sohbet ettik ve yola koyulduk. Bozkırın içinden geçerken güneş batıyordu. Bir etkinlik bitmişti ama aklım şimdiden bir sonrakinin hayalindeydi. Bu dönüş için şunu söyleyebilirim: O kadar sıradan ki ama bir o kadar da anlam doluydu. Bir sürü his ve deneyimle bir dağ faaliyeti daha böylece sona erdi.

Kaynak: https://medium.com/@muhsindogan/da%C4%9F-tepe-kronikleri-1-karasay-t%C4%B1rman%C4%B1%C5%9F%C4%B1-6b98b8cd8402