İlk kez bindiği kanoyla Kızılırmak'ta ters dönmek ve devam etmek
Yedi kişilik bir ekiple Kızılırmak'ta üç günlük bir kano yolculuğuna çıktık. Rotamız Sivas'tan başlayıp Kırşehir'deki bir baraja kadar uzanacaktı. Kanolarımız iki kişilik, beş metreyi biraz aşan, küçük yelkenli teknelerdi; arkada oturan dümeni ayaklarıyla kontrol ediyordu. İlk gün her şey yolunda gitti, akıntının azaldığı bir yerde yelkenleri bile taktık. İkinci gün nehrin en akıntılı noktalarından birinde işler değişti. Kanomuz büyük bir kayanın sağından sıyrılacağına sola kaydı. Kanodaki arkadaşım kıyıdaki koca ağaca çarpmamak için küreğiyle yön vermeye çalıştı, ben de can havliyle kürek çektim. Nafile. Kano kıyıya çarptı, akıntıyla geri savruldu ve ters döndü. Bir anda ne olduğunu anlayamadan kanonun altında kaldım. Bulanık suyun içinde baş aşağı asılı duruyordum ve ayaklarımı kanodan çıkaramıyordum. Ters dönen kanoyu düzeltmeyi bilenler bunu birkaç saniyede yapabiliyor. Oysa ben kanoya ilk kez biniyordum, böyle bir eğitimim yoktu. Kanonun önünü kapatan örtünün fermuarları kapalıydı. Suyun altında, el yordamıyla o fermuarları buldum, açtım ve kendimi dışarı çektim. Kurtuldum sanıyordum ama akıntı beni bırakmadı. Bu kez kanodaki suyu boşaltmak için kullandığımız maşrapanın ipi ayağıma dolandı. Yavaş yavaş nefesimin kesilmeye başladığını fark ettim. Kafamda tek bir cümle dönüyordu: bir bardak suda boğulmak buna denirdi herhalde. Panik yapmamaya çalıştım. Son bir hamleyle ayağımı ipten kurtardım ve yüzeye çıktım. Ve hava... O kazada ilk fotoğraf makinemi nehre kaptırdım. İkincisini o andan sonra çavlanlarda torbaya koyup korudum. Kazadan sonra daha tecrübeli bir dümenciyle aynı kanoya geçtim ve onun yanında kısa sürede kürek çekmeyi epey öğrendim. İki yanımızda dik falezler yükseliyordu. Nehir daraldıkça çavlanlar güçlendi. Uğultunun şiddetinden önümüze nasıl bir çavlan çıkacağını tahmin etmeye çalışıyorduk. Bir ara birden büyük bir uğultu gelmeye başladı. Aşağıda suyun kaynadığını gördüm. Tek bir geçit vardı; tutturamazsak yeniden devrileceğimizi biliyordum. Dümencimin ustaca manevrasıyla geçide girdik ve girer girmez bir an sulara gömüldük. "Eyvah! Yine gidiyoruz" diye geçirdim içimden. Sonra sudan çıkmayı başardık. Zamanla korkunun yanına keyif de eklendi. Kayaların arasından yol bulmak benim için bir oyuna dönüştü; çavlanların arasından geçit aramak keyifli bir oyundu. Bazen üç kano birden kayalara oturuyordu; o zaman inip kanoları suyun içinde taşıyorduk. Ben buna kano-trekking adını taktım. Üçüncü gün erkenden yola çıktık. Nehir haritada gösterildiğinden çok daha kıvrımlıydı. Falezler kuş yuvalarının delikleriyle kaplıydı, ilginç desenler oluşturuyordu; suyun içinde bol balık gördüm. Sonra nehir yavaşladı, yüzeyi durgunlaştı; artık tamamen kol kuvvetiyle ilerliyorduk. Yerleşim yerlerinin atıklarını taşıyan, kumu çıkarılan bu nehrin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşünmeden edemedim. O gün dokuz saate yakın kürek çektik. Bir köprüden sonra su o kadar azaldı ki ilerlemek imkânsız hâle geldi; kanoları yüzlerce metre taşıdık ve yolculuk öğleden sonra erkenden sona erdi. Kanoları söküp paketledik, araçlara yükledik. Devrildiğim, nefesimin kesildiği o nehre küsmedim ama. Dönüş yolunda kafamda ertesi haziran için Kızılırmak'la yeni bir randevu vardı. Oraya döneceğimizden emindim.