Kitesurfte su yuta yuta bırakmanın eşiğinden ilk zıplamaya
Snowboard bildiğimiz için kitesurfü de kolayca kaparız diye düşünüyorduk. Kafamızda plan hazırdı: bir hafta sonu gidecek, "aslanlar gibi" öğrenip dönecektik. Bu hayalle Gökçeada'nın yolunu tuttuk. Gerçek bambaşka çıktı. İki gün boyunca su yutmaktan öteye geçemedik ve İstanbul'a eli boş döndük. İlk dersin sonunu hiç unutmuyorum: bacaklarımız mosmordu, yorgunluktan perişandık ama hâlâ umutluyduk. İkinci gün de hiçbir ilerleme olmayınca o umut söndü, motivasyonumuz dibe vurdu. İtiraf edeyim, bayağı bayağı bırakmaya niyetlendik. Daha çok acı çekerek öğrendiğimiz başka bir spor bilmiyorum; kitesurf bence öğrenmesi en meşakkatli sporlardan biri. Bizi yeniden ikna eden, diğer kitesurfçülerle yaptığımız sohbetler oldu. Herkesin ilk başta kendinden üç siklet ağır biriyle güreşiyor gibi hissettiğini öğrendik. İçlerinden biri şöyle dedi: "Şöyle bir 7 günün sonunda anca kiteboard ile aynı siklette oluyorsun." Bunu duyunca içimiz rahatladı. Demek ki bu herkesin geçtiği bir yoldu. İnancımız geri geldi ve işin peşini bırakmamaya karar verdik. Aylar sonra ikinci denemeyi Alaçatı'da yaptık; bu kez beş gün ayırdık. Ama kitesurfün bir huyu var: ara verdikçe öğrendiklerini unutuyorsun. Yokuşa park edilen bir araba gibi geri kayıyor, bıraktığın yerin çok aşağısından yeniden başlıyorsun. Her arada yeniden debelenmek can sıkıcıydı; kitesurf sanki her seferinde bizi hiç tanımıyor gibi davranıyordu. Yine de o beş günün sonunda nihayet el frenini çektik. Her şey yerine oturdu, artık geri kaymayacağımızı hissettik. O yüzden yeni başlayacaklara hep şunu söylüyorum: en az bir hafta ayırın ve iş tam oturmadan derslere ara vermeyin. Bir yıl sonra Akyaka'ya geldiğimizde artık keyif zamanıydı. Hocalarımız geriye kayma riskine karşı bir tazeleme dersi yapmadan bizi bırakmak istemedi. Beş günün dördünde güzel rüzgâr vardı; iyice açıldık ve zıplamaya hazır hâle geldik. Son günün son saatlerinde ilk zıplamalarımızı denedik. O andan sonrası başka bir hikâye. Zıplamalara başlayınca adrenalin bağımlılığı da başlıyor. Uçtukça daha çok uçmak, hızlandıkça daha çok hızlanmak istedim. Sınırlarımı zorlamak beni bir mıknatıs gibi çekmeye başladı. O hissi anlatmaya çalıştığımda aklıma hep aynı benzetmeler geliyor: evden kaçar gibi bir özgürlük, maraton koşup bitirmenin verdiği başarı duygusu ve biraz da çılgınlık. Köpeğimiz de Akyaka'yı en az bizim kadar sevdi. Kite alanında özgürce koşup oynadı, orada gönlünü kaptırdığı bir köpeğin peşinden ayrılmadı; o kaçtı, bizimki kovaladı. Bugün geriye dönüp baktığımda vardığım sonuç şu: kitesurfte hiçbir şey kolay gelmiyor, her an emek verilerek, hak edilerek kazanılıyor. Rüzgârla hem savaşmayı hem uzlaşmayı öğrendik; kendi deyişimizle, rüzgârla hem savaş hem seviş. Ve her gün bu spora biraz daha âşık oluyoruz.