Patronken işçi olmak: “O kadar çok utandım ki çevremden”
On yıl boyunca bilgisayar donanımı üzerine bir dükkân işletmiş. İyi yıllarda iş yeri yılda ortalama 130.000 dolar ciro yapıyormuş. Bilgisayarın altın çağıymış; ufak işler için para istemez, müşteri bırakırsa bir çay parası alırmış. Bugün dönüp bakınca tam da bu yüzden battığını düşünüyormuş: “ben o zamanlar çok toymuşum meğer” demiş, profesyonelleşmesi gerekirken amatör davrandığını anlatmış. 2015'te, ticarette onuncu yılında, parasızlık belini bükmeye başlamış. Siftah yapmadan akşam ettiği günler gelmiş; vergi, kira, Bağkur ve faturalar birikip dev bir borç yığınına dönmüş, birkaç firmaya da dolar bazında borcu varmış. O günlerdeki tek tesellisi vicdanının rahat olmasıymış. Sonunda pes etmeyi kabullenmiş ve dengeli bir şekilde iflas etmeyi kendine hedef koymuş. Şartları pek iyi olmasa da bir iş bulmuş. Elindeki malları borçlu olduğu firmalardan biri almayı kabul etmiş, raf gibi demirbaşları bile hurdacıya satmış; iflasını akışına bırakmak istememiş. Dükkânı kapattıktan sonra en ağır gelen utanç olmuş. “o kadar çok utandım ki çevremden” diye yazmış; insanlarla karşılaşmamak için elinden geleni yapıyormuş. “bir zamanlar patron olup ta işçi olmak çok zor bir duygu” demiş. Duygusal davranmanın sırası olmadığını bilse de, sanki herkes onu konuşuyormuş gibi bir tedirginliğe kapılmış. Çevresinden kimseye borcu yokmuş; kalan borçlarını taksit taksit ödemiş; iş yerinden kalanların Bağkur dışındaki hepsi bitmiş. Yazdığında iflasın üzerinden tam üç yıl beş ay geçmiş. Ama “bu sefer de işçiyken iflas ettim aslında” diyormuş: kredi borçları ve kredi kartları yüzünden maaşı hâlâ yetmiyormuş. İşçi olmanın tek farkını devlete yeni borç birikmemesi olarak görüyor, bununla kendini avutuyormuş. Çıkardığı dersi de paylaşmış: başarısız olunca sorumluluklarını yerine getiremeyen biri olduğu hissine kapılmamak gerektiğini, bunun adının tecrübe olduğunu söylemiş. Batacaksa insanın erken davranıp iflasını iyi ayarlaması, akışına bırakmaması gerektiğini vurgulamış.