İznik Gölü'nün çevresinde 140 kilometre: sisin içinde kaybolup yeniden ayağa kalkmak
Yıllar önce doğa yürüyüşlerinden birinde İznik Gölü'nü gören bir tepeden aşağı bakıp yanımdakilere sormuştum: Bu göl yürüyerek dönülebilir mi? Koşuya dağlara hazırlanmak için başladım. İlk zamanlar 10 kilometre bile benim için bir hayaldi. Bir yıl önce aynı gölün kıyısında 85 kilometreyi bitirirken bacaklarım beni zor taşıyordu. Ormandan çıktığım anda arkadaşlarımın sürpriz alkışlarını duydum; yorgunluktan önüme düşen başım kalktı, yüzüm güldü. Yanımda koşan arkadaşıma yarışın ne kadar zor geçtiğini anlattım ve "seneye 130 km koşacağım dersem engelleyin beni" dedim. Ama itiraf edeyim, yeni hedef o yarış bitmeden konmuştu bile: gölün tamamını, 140 kilometreyi koşmak. Güzel ama korkutucu bir hedefti. Dinlenirken kendimi ikna ettim, ruhuma fısıldadım: "yaparsın sen, yeter ki iste." Sekiz ay boyunca tek korkum sakatlanmaktı. Yarış günü geldiğinde içimde hem büyük bir heyecan hem de büyük bir korku vardı. Otelde uzandım ama uyuyamadım; gözümü her kapattığımda kendimi yollarda, patikalarda, taşların arasında buluyordum. Brifingde yarış yöneticisinin gözlerinde de endişe gördüm: Dondurucu bir gece ve kar ihtimali vardı. Gece tam on ikide geri sayımla çıktık. İlk dik yokuşta başımı iyice geriye eğdim ve yukarıda dans eden kafa lambalarını gördüm; hem çok güzel hem de ürkütücüydü. Gece boyunca soğuk ellerimi, ayaklarımı, hatta ruhumu üşüttü. Tek hedefim güneşti. 55. kilometrede içtiğim bir kâse sıcak çorba bana dünyanın en güzel lezzeti gibi geldi. Gün ağardıkça yokuşlar birbirini kovaladı. Bitti sandığımız her tırmanışın ardından yenisi çıkınca moralim bozuldu. Ama yarıştan önce kendime söz vermiştim: Ne olursa olsun yeniden ayağa kalkacaktım. 100. kilometrede yol arkadaşlarım adımlarımızı metre metre saydı; o an gelince durup bana sarıldılar. Hayatımda ilk kez üç haneli bir rakam görüyordum. Birkaç kilometre sonra gözüm karardı, adeta yıldızlar gördüm, başım döndü. Kafamda olumsuz sorular belirdi; onları hemen kovdum, çantamdaki hurma ve fındıkla toparlandım. Bir kontrol noktasında deneyimli bir koşucunun söylediği söz kulağıma yerleşti: "sakın bırakma onları, yalnız başına kalma." Ne zaman geride kalsam bu ses içimde çınladı ve arkadaşlarıma yetiştim. Sonra hiç beklemediğim bir şey oldu: Artık koşamayacağımızı düşündüğümüz yerde, 110. kilometrede, sağanağın altında delicesine koşmaya başladık. Hem koşuyor hem de buna şaşırıyordum. O an bedenimi, ruhumu, kendimi keşfettiğimi hissettim. En ağır anlar 125. kilometrede geldi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, rüzgâr esiyor, sis göz gözü görmüyordu. Her şeye hazırlıklı olduğumu sanıyordum ama bu bana bile çok ağır geldi. Kafa lambaları sisi aydınlatamıyordu; bir beyazın içinde hapsolmuş gibiydik. Bazen lambamı kapatarak ilerledim. Düşenleri göremiyorduk, birbirimize yalnızca "iyi misin?" diyebiliyorduk. Bu karmaşada bir an bile ayrılmadığım yol arkadaşlarımı kaybettim. Asfalta indiğimde yalnızdım, sırılsıklamdım, üşüyordum ve bacaklarımda derman kalmamıştı. Son yedi kilometrenin bitip bitmeyeceğini düşündüm. İçimde bir ses her şeyin bittiğini söylüyordu, diğeri yarışın asıl şimdi başladığını. İkincisini dinledim. Sonunda 21 saat önce coşkuyla geçtiğim tarihi kapı karşıma çıktı. Kapı aynı kapıydı ama ben çok değişmiştim. Bedenim hırpalanmıştı, ayakta zor duruyordum; ama ruhum dinlenmiş, huzur bulmuş gibiydi. Son adımlarda şükrettim. Gözyaşlarım yağmur damlalarına karıştı, kimse görmedi. Huzurluydum, mutluydum, gururluydum. Bitiş çizgisinin arkasında beni saatlerce yağmurda bekleyen dostlarımı görünce çizginin bir değeri kalmadı; kendimi onların kollarında buldum. Madalyamı alınca sevinçten havaya zıpladım. O gece yatağa uzanıp gözlerimi kapar kapamaz yine koşmaya başladım; bacaklarım da ruhum da hâlâ parkurdaydı.